Ms için 2010 yılında yazdığım ve neler hissettiğimi anlattığım bir hikayem. Umarım beğenirseniz.
Prangalı adam
Güneş şehri terk etmeye hazırlanırken gökyüzündeki renk cümbüşü yavaşça azalıyordu. Yeşilin kırmızıya olan geçişi yavaşça kaybolurken griye çalan bir lacivert onların yerini alıyordu. Bulutlardaki kızıllıklar az da olsa varlıklarını sürdürüyordu. Şehrin ışıkları yanmış, boğazdaki yansımaları belirginleşmişti. Martıların gökdelenlerin etraflarına toplandığı ve ışıklarının etrafında döndüğü zamanlardı. İstanbul'da akşam olmuştu.
Geçen zamana umursamayıp koşmaya devam etti adam. Vücudundaki bütün kaslar yorgunluktan seğiriyordu. Ancak o bedenine yayılan yorgunluk hissini umursamadı. Kısa bir mola için bile olsa bir anlığına duraksamadı. Onun koşması gerekiyordu, hep geç kalan birisi için koşmalıydı. Hayatı yakalamak için, en önemlisi geleceği için koşmalıydı. Defalarca kez kaldırımlardaki tümseklere takıldı, dengesi bozuldu ama durmadı ve koştu.
Dolunay gökyüzünde yükselmeye başlarken Fatih köprüsünün altından geçiyordu. Bir an için ışıkların dansını izledi hayran bir şekilde. Dikkati dağıldığı bir zamanda düşme tehlikesi atlattı. Ne zaman başını başka bir yöne çevirse hep böyle olurdu. Ne zaman başka bir yönle ilgilense hayat omuzlarından tutar ve geri çekerdi. Yolundan ayrılmasına izin vermezdi hayat. Hatta başka bir yolu düşlemesine bile izin vermezdi. Bu yüzden koşması kalın harflerle yasaklanmıştı kural kitaplarında. Bu yüzden bir geleceği yoktu onun. Hayata karşı mücadele ettiği devasa bir şimdisi vardı. Şimdiler birleşerek amaçsız ve anlamsız bir yaşam oluşurdu.
Tüm gücüyle koşmaya devam ediyordu. Koşarken sadece ileriye doğru bakıyor ve gideceği yeri düşlüyordu. Kendisine bir yarın kurguluyor, fazladan geçer her saniye daha fazla arzuluyordu. Hayallerinde bir gelecek inşa ediyor ve dolaşıyordu hayali geleceğinin sokaklarında. Bir yalnızlık hikayesinin sol bulduğu, anlaşılabildiği bir dünya istiyordu. Kendini ifade edebildiği bir dünya hayal etmişti hep. Hayatın onun karşısında olmadığı hatta ona destek olduğu bir yaşam için her şeyini verebilirdi. İmkansız gibi gözükse de eğer koşmaya devam ederse ulaşabilme ihtimali olurdu. Eğer pes etmezse, kabullenmezse ona sunulanları belki o da mutlu olurdu. Hiç durmamalı, asla yorulmamalıydı.
Sağ bacağının takıldığını hissetti bir anda. Sonrasında ne olduğunu anlamadan yere kapaklandı. Her şey çok hızlı olmuştu. Bir an için dengesini kaybetmiş ve kendini yere yaklaşırken bulmuştu. Kısa bir süre boyunca toparlanmaya çabaladı. Tekrar koşacaktı ellerinde açılan yaralara aldırmadan. Kanayan dizlerini hiçe sayarak. Kısa bir kahkaha attı, kısa ve alaycı bir ses yankılandı. Bir geleceği olmalıydı onun ve o gelecek için her türlü savaşa bir an bile düşünmeden girerdi.
Ancak ayağa kalkmaya çalışırken sağ bacağını hareket ettiremediğini fark etti. Ne olduğunu anlamak için dönüp baktığında ayak bileğinde bir kelepçe gördü. Kelepçe siyah, çelik zincirlerle kaldırıma bağlanmıştı. Hayat yine onu engellemiş ve bir pranga daha takmıştı. Hayalini kurduğu geleceğin gözlerinin önünde silikleşmesini seyretti. Her geçen saniyede düşlediği sokaklar parçalara ayrıldı. Ardından zinciri çekmeye başladı kopmasını umarak.
Ne kadar çekse ne kadar mücadele etse de başaramayacağını hissetti. Soğuk esen bir rüzgar bedenini kapladı. Damarlarına kadar üşüdü derin karanlığında. Pranga, hayatın ona karşı kullandığı en sevdiği silahıydı. Ne zaman bir geleceği düşlese ve ona doğru koşmaya başlasa hayat onu olduğu yere çivilerdi. Sonrasında kurtulmak için mücadele eder çelik zincirleri yumruklarıyla kırmaya çalışırdı. Nadiren işe yarardı bu yöntem bazen hayatın canı sıkılırdı onun çektiği ıstıraptan. Sonuç çok da önemli değildi çelikler kırılana kadar kemikleri defalarca parçalanırdı. Kanardı ya uzun geceler boyu kalanının pek bir önemi yoktu.
Bir kaldırım taşına bağlıydı ve kurtulmak için tek bir yol biliyordu. Dizlerinin üzerine çöküp kaldırımın üzerinde duran zinciri yumruklamaya başladı. İçindeki öfke öyle büyüktü ki yapabilse bütün dünyayı yok edebilirdi sadece hayattan intikam alabilmek için. Parmaklarını kaplayan derisinin yandığını hissetti. Kırmızı bir renk yavaşça hâkim olduğu kemikleri kırılmaya yaklaştığı zamanlarda. Ancak o durmadı attığı her yumruğun bir bölümü taş zemine çarpıyordu. Elleri taş zemine çarptıkça kırmızı rengin artması hızlanıyordu. Derisi iyice inceldiği sırada çabalarının hiç bir işe yaramadığını gördü ve son bir darbe indirmeye karar verdi. Bütün gücünü toplayarak içinde bulduğu bütün nefret parçalarını birleştirerek bir darbe daha indirdi ve hiçbir şey olmadı. İleriye doğru baktığında artık bir geleceğinin olmadığını gördü.
Tekrardan şimdideydi. Bildiği tek şey mücadeleye devam etmesi gerektiğiydi. Şimdiye kadar hep bu şekilde olmuş, şimdiye kadar hep savaşmıştı kendi gölgesiyle. Parmaklarını taşın etrafına yerleştirdi. Ondan kurtulamazsa eğer onunla birlikte devam ederdi. Yavaşlardı belki çok daha zorlanırdı ama yine de ilerleyebilirdi. Bir taraftan zincire asılırken diğer taraftan taşı hareket ettirmeye çalıştı. Parmaklarını biraz daha hareket ettirebilse daha kolay olabilirdi belki. Taşın üstü kırmızıya boyandı parça parça lekeler halinde. Geçen zamanın farkında değildi ama sonunda onu yerinden sökmeyi başarmıştı.
Buruk bir zafer kazanmanın mutluluğu ile ayağa kalktı. Elinde bileğine bağlı kaldırım taşını tutuyordu. Ondan kurtulana kadar sırtında bir yük olacaktı. Tüm hareketleri yavaşlayacak, dengesini koruması zorlaşacaktı. Yine de onu sıkıca kavradı ve koşmaya başladı daha yavaş gidecek olmasına rağmen. Attığı her adımda tekrardan şekillenmeye başlayan geleceğine ulaşması daha zor olacaktı belki ama imkansız olmaması bir umuttu. İnsan bir tek umut parçası için her şeyi yapabilirdi.
Koştu hayatı hiçe sayarak. Hareketleri daha ağırdı, daha fazla düşme tehlikesi atlattı ama yılmadı. Bir ağaç olsa o kökleri çürümüş olurdu ve kökleri çürümüş her ağaç gibi devrilmemek için yaşardı her ne kadar düşmenin hayallerini kursa da. Yolunda ilerlerken kaybolan yarını tekrardan şekillenmeye başladı. Yavaşça yıkılan sokaklar tekrardan oluştu. İçine düşen umut tohumu kısa bir sürede filiz açtı, büyüdü. Sonuçta şimdide yaşayan her insan gibi her gün bitiminde öleceğini hesaplardı. Yarına dair bir hayali olmadığı sürece ya akrep ve yelkovanla hareket eder ya da onların gerisinde kalırdı.
...
Bir an için dengesini kaybettiğini hissetti. Adımları karıştı önce sonra kendini nasıl toparlayacağını bulamadı geçen bir kaç saliselik zamanda. Ne yapması gerektiğini bulduğunda ise fazla yorgun olduğunu ve geç kaldığını fark etti. Dengesini bir elinde prangasını tutarak yapamazdı. Onu yere fırlattı ve uzunca bir yalpalamadan sonra kendini toparladı kaldırım taşı yere çarpana kadar geçen sürede. Kısa bir öfke krizinden geçtiği sırada okkalı bir küfür savurdu. Hayat ile yüzleşme isteği giderek arttı bu süreçte. Çok fazla oyalanmaması gerektiğini hatırladığında ise koşmaya başladı. Yarınına bir an bile geç kalmak istemiyordu.
Pranganın taşını almak için yere eğildiğinde sol bileğinde başka bir tanesini gördü. Bu sefer hemen yanındaki elektrik direğine bağlanmıştı kısa bir zincir ile. Hayal kırıkları bir an o kadar büyüdü ki öfkesinin bile sesi çıkmaz oldu. O kadar çaresizce baktı ki etrafına görenler olsa umutlarının tükenmiş olduğu söylerdiler. Elektrik direğini beraberinde götüremezdi sonuçta veya onu yerinden sökemezdi. Bir kurtuluş yolu yoktu artık hayatın canı sıkılana kadar burada bekleyecek ve hala yapacak gücü kalırsa tekrar koşmayı deneyecekti. "Benden ne istiyorsun hayat! Alacağın başka neyim kaldı canımdan başka!" dedi adam titrek, kırılgan bir haykırışla. Dudakların dökülen her kelime o an toz haline gelinceye kadar parçalandı. Sesini duyan birileri olsa yürekleri sızlar, göz kenarları ıslanırdı. Ancak kimse yalnızlığına onu anlayacak kadar misafir olmamıştı. Oynadığı tek kişilik bir oyundu ve senaryoyu hep hayat yazardı.
Yere oturduğunda sırtını bağlı olduğu elektrik direğine yasladı. Direğe bağlı lamda o oturduğu anda kesi ve o acizliğine güldü. Uzun yollar boyunca etrafında hiç ışık olmamasına alışmıştı zaten yıllar boyunca. Bu yüzden hayatın bu küçük oyununu yadırgamadı, sorgulamadı nedenleri. Gökyüzünde yükselmekte olan dolunayın ışığı vardı ve bu ona yeterli geliyordu. Zifiri karanlıklarda o kadar zaman geçirmişti ki bir süre boyunca göremediğini düşünmüştü. Gerçekleri göremediği sürece anlamsızdı her şey. Zaten hep gerçekler yakardı canını bu kadar istemesine rağmen. Hep onlar alırdı hayallerini elinden ve hep onlar ateşe verirdi geriye neyi kalmışsa.
Bir süre boyunca nefes almaktan vazgeçti sanki boğazını sıkan bir şey varmış gibi. Sanki bir prangada boğazına takılmıştı ve geçen her saniyede biraz daha daralıyordu. Durmaması sürekli olarak koşması gerekiyordu onun. Koşmazsa eğer ölürdü umutları yok olan herkes gibi boş bir kabuk halini alır ve sonra onu da kaybederdi. Zamanla yaşamda silikleşirken ardında ayak izi bırakmamaya başlardı. Sanki hiç var olmamış gibi giderdi dünyadan. Bir amacı kalmamışsa insanın uzağa giden her yolu izlerdi onu nereye götürürse götürsün. Henüz yok olmak istemiyordu ve hiçliğe giden yol ne kadar güzel gözükse de onu izleyemezdi. Bir savaşsa eğer kolay yenilmeyecekti ve ardında kanından başka izler bırakmadan gitmeyecekti bu evrenden.
Prangasına bağlı kaldırım taşını kaldırdı. Yapış yapış olmuş parmakları sıkıca kavradı taşı ve zincirlere bir darbe daha indirdi. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Çeliğe çarpan taşın yankısı yayıldı etrafına. Ses yayıldıkça taş biraz daha parçalandı. Taş parçalandıkça zincir inceldi. Elindeki yaralar giderek açıldı ve derinleşti. Ancak hiçbirini umursamadı. Direk ile olan bağını kopardığında diğerine gelmişti sıra. Güçsüzleşmiş bedeninin devrilmemesi için sağ elini yere dayadı ve sol ile vurmaya devam etti. Her darbe bir öncekinden daha etkisizdi. Yine de durmadı ve bir daha vurdu. Bir süre sonra diğer zincirde parçalanmıştı, tekrardan ayağa kalktı. Bir gelecek istiyorsa eğer koşmalıydı. Elektrik direğine tutunarak ayağa kalktı kollarında kendini kaldıracak güç olmadığı için zaman aldı bu süreç.
İlerledikçe daha zor nefes almaya başladı. Boğazındaki kelepçe daha fazla kapandı. Defalarca kez durup dinlenmek zorunda kaldı bayılacağını hissettiğinde. Ciğerlerini parçalayacak kadar derin nefesler almak istedi attığı her adımda. Durduğu zaman kelepçe biraz gevşiyor ve ona bir süre boyunca dinlenme şansı sunuyordu. Attığı her adımda tekrar eski haline gelmesi devam etmemesini söyleyen bir mesajdı ona. Durursa eğer sanki düzelecekmiş gibi hissetti. İç seslerinin birçoğu ona boşuna mücadele etmeye başladığını söylüyordu. Geri dönmek ve güzel bir hayat yaşayabilme umuduyla savaştı bir süre. Onları dinledi ama çünkü biliyordu hiç bir şeyin değişmeyeceğini. Koşacak değil ama yürüyecek gücünün bile olup olmadığını bilmiyordu. Hayatla inatlaştıkça mutlaka bir karşılığı oluyordu ve artık hayatın acıması kalmamıştı ki o artık acıyı hissetmiyordu.
Belki birkaç adım attı belki yüzlerce metre daha ilerledi görüşü kararmadan önce. Bedeninin kontrolünü kaybettiğinde ipleri kesilmiş bir kukla gibi düştü yere. Hiç bir şey göremiyor, duyamıyor ve hareket edemiyordu. Konuşmak istediğinde -ki pek olmuyordu onun yaşamında- bunu başarabileceğinden emin bile değildi. Konuşabilse bile boğazında düğümlenen onca kelimenin arasından hangisini seçeceğine karar veremiyordu. Kendi sesini duyamadığı fark ettiğinde cümlesi kurgu aşamasını es geçmişti. Konuşabileceğine dair bir fikri olmamasına rağmen serbest bıraktı derinliklerinden gelenleri "Lütfen hayat. Yalvarırım sana bir kez olsun cevap ver!"
Cevap beklentisine girmemişti aslında bu yüzden hayat konuştuğunda şaşırmıştı. Bunca yıldır onlarca kez yalvarmasına karşın alabildiği tek şey daha fazla acı olmuştu ama şimdi hayat ona cevap veriyordu. Duyduğu ses çok sesli bir koroydu sanki. Her ses farklı bir şarkıyı farklı bir makamdan söylüyordu aynı anda. Her kelime farklı bir duyguyla söyleniyordu. Ne kadar duygu varsa hepsini birden hissediyor ve bir anda hepsini birden kayboluyordu. Bin kaos vardı hayatın sözcüklerinde ki aynı anda binlercesini duymuştu. Aralarından sadece bir cümle anlayabilmişti bu keşmekeşte "çünkü bana karşı gelmeyi sen seçtin."
"Ben mi seçtim yoksa sen mi sürükledin beni kayalıklara. İki fırtına arasında bile biraz zaman olur ama ben iki değil yüzlerce fırtınadan geçtim. Kendimi tamir etmeye zamanım bile olmadı. Ben mi seçtim sana karşı gelmeyi? Oysa ben sadece mutlu olmak istedim ve ne aldığıma bir bak." Bir fısıltıdan daha güçsüz olan sesi gittiğinde avuçlarını açmış ve hayata doğru uzatmıştı.
"Senin seçimlerin kaderindi, hep üzüldük, sen istedin, sen seçtin, biz sadece yardımcı olduk. Canın yanarken zevk aldık, çok eğlendik" binlerce farklı kelime arasından yüzlercesini duyuyor fakat birkaç tanesini anlayabiliyordu.
"Biz sana seçimler sunduk ve sen acı çekmeyi seçtin. Mutluluklar sunduk sana ama yeterli gelmeyeceğini bildiğimiz için hep tuzaklar kurduk. Sen kaçtıkça kovaladık biz, ellimizde çivili bir sopayla." iki ses diğerlerini bastırıyor ve kendi aralarında bir kavgaya girişiyordu. Bir cümleyi ikisi paylaşıyor, birinin başladığını diğeri bitiriyordu.
"Sen üzüldüğünde biz ağladık" dedi hayatın parçalarından birisi. "Sonra güldük çaresizliğine" diye ekledi diğeri. "sen hep mücadeleyi seçtin ama asla pes etmedin" ağlamaklı bir ses duyuldu bir kaç kelime boyunca. "Düştüğün her çukuru kendi ellerimizle kazdık biz ve hiçbirini kaçırmadın sen" devam bir başkası.
"En iyisini istedik senin için. Hep bir çıkış yolu bıraktık bulasın diye." acıma dolu bir ses yankılandı bilincinde ve bitiminden önce bir başkası duyuldu daha gaddar bir şekilde "fakat o çıkışları bulabilmen için önce düşmen gerekti ve uçurumların altındaki kayaları hep sivri yaptım senin için."
"Anlamıyorum hayat ne istedin benden? Neden herkes gibi bir hayat sunmadın bana? Neden hep en zorları çıktı karşıma? En zor hastalıklar beni en zor mücadelelere götürdü oradan da en zor hedeflere. Niye hep en'ler çıktı karşıma? Bunları da benim seçtiğimi söyleme sakın. Hepsi senin suçundu!"
"Yolunu kolaylaştırmak istedik senin. Neler yapabileceğini biliyorduk ve bunun azıyla yetinmeni istemedik. Sıradan bir hayat sunsak sana amaçlarına asla ulaşamazdın. Belki bilemezdin hedeflerini ama hep içinde bir boşluk ile yaşardın. Mutlu olurdun belki ama asla yeterli gelmezdi. Yolunu zorlaştırdık belki ama zor yolda ilerlemeyi sen seçtin. Diğerleri gibi değildin sen ve biz seni büyütmek için acı çekmeni göze aldık. Kolay yollarda vardı ama sen hep acıyı seçtin. Bize başka çare bırakmadın seni güçlü kılabilmek için ne yapmamız gerekiyorsa yaptık. Amaçlarına ancak böyle ulaşabilirdin."
"Anlamıyorum seni hayat. Aynı anda farklı cümleler kuruyor, farklı şeyler söylüyorsun. Hangisi gerçek? Hanginize inanmalıyım. Yapmadığınız işkence kalmadı bana. Küçük bir tepeye çıkardınız önce karşıma sonra çevresini uçurumlarla çevrelediniz. Tepeye tırmanırken bir anda kendimi dünyanın en büyük dağına tırmanırken buldum. Geri dönüşüm yoktu, o kadar düştüm ama ölemedim bir türlü. Hangi yöne gitmeye kalksam hep engellediniz beni. Koşmamı bırakın yürümeme bile izin vermediniz. İlerlememi neden istemiyorsunuz? Anlamıyorum, hiçbir zaman da anlamayacağım neden hep beni buluyor kötü olan ne varsa. Neden küçücük bir adım için onlarca pranga parçalamam gerekiyor. Neden hep kanıyor da asla iyileşemiyorum. Geçtim her şeyden ama neden hep karşımda duruyorsun? Bunu akın unutma pes etmeyeceğim hayat." gözyaşları yanaklarında süzülüp yere düştü. Düşen her damla gözyaşıyla biraz daha azaldı öfkesi.
Hareket etmeye çabaladığında kıpırdayamadığını fark etti. Onlarca belki yüzlerce zincir ile bağlanmıştı. Mücadele etmeyi bıraktığında kolları umutsuz bir bıkkınlıkla yere düştü. Birbirine sürtünen zincirler durduğunda soğuk, umutsuz bir sessizlik kapladı etrafını. Hayat isyanının büyüklüğü karşısında tek kelime bile edemedi. Konuştuysa bile duyamadı.
Duyabilseydi hayatın hıçkırıklarını duyardı. Eğer dinlemeye dayanabilseydi hayatın "üzgünüm ama ben her şeyi senin için yaptım. Bir gün anlayacaksın ne demek istediğimi. Umarım o gün geç olmadan gelir." Bunların hiçbiri olmadı ama ne o hayatı duyabildi ne de hayat anlaşılabildi. Hep böyle olurdu kimse hayatın oyunlarının gerçekte ne için olduğunu bilmezdi ve hayat asla anlaşılamadığı için hep üzgün kalırdı.
Bir yağmur çiselemeye başlarken bütün prangaları teker teker açıldı. Bazıları hayatın ağladığına yemin edebilirdi damlalardaki gözyaşı tadına dayanarak ama o bunu asla bilemedi. Sadece tekrar ayağa kalktı ve koşmaya başladı bilinmeyen bir geleceğe doğru.
Oğuz Marangoz
01.08.2010 18.43
M.S konusunda duygusal anlamda bir kaynak olabilmek amacım ve bu noktada başka insanlara destek olmak. Evet bir çok yerde MS nedir bilgisi var ama MSli ne hisseder, nasıl yaşar, ne düşünür, neye ihtiyaç duyar bunlar hiç anlatılmıyor. Bu sebeple duygusal anlamda bir kaynak oluşturmak istiyorum.
7 Temmuz 2017 Cuma
Ms hikayesi (prangalar)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder